
SİZLERİN VE BİZLERİN MEMLEKETİ
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden.”
Bu dünya bir Necip Fazıl gördü. Ve bir ömre sığan onca esere şahit oldu. Söylenecek ne çok sözü, ne büyük derdi varmış meğer. İki kelamda çok söz eder, söyleyeceğini ne eksik ne fazla, tam, yerinde söylermiş.
Şimdi de çok söyleyen var, hak yememek gerek. Ama bu devrin bir farkı var ki, dert çok, dert edinen yok; buna mukabil söylenen söz çok. Lüzumsuz sohbetlerde, gereksiz laf kalabalıklarında boğuluyoruz. Çok söz iştiyor, bir laf anlamıyoruz; suçlu da biz olyoruz. Amma ve lakin suçlu kim? Dedem böylesine der ki; “Söyleyene bakarım adam mı diye, sözüne bakarım laf mı diye!”
Hele ki özelliklekriz zamanları vardır türlü gürültülere boğulduğumuz… Acırım süslü kelimelerle sıralanan cümlelerin parçaladığı cânım edebiyatımıza. Yazık ki iki kelimeyi bir arada beğenen yazar olmuş, çizer olmuş. Ne diyelim, elde bu varsa ona da şükür. Şimdi diyeceksiniz ki, sen pek mi iyisin ki geçip karşımıza ahkâm kesiyorsun; hâşâ! Sadece dertliyim dostlar. Üstad gibi haykırasım var, lakin sesim çıkmaz, cılızdır. Kollarımı açsam zayıf kalır. Elde bir kalem, bir kağıt… Karalayacak iki kelamım var, blirim ki o da yetersiz kalır. Üstâd değiliz, ayağının tozu olsak lütuf biliriz.
1.
Bu millet çok şey gördü, geçirdi. Nice badireler atlattı, ayakta kaldı. Yine de her devirde söz hakkı oldu. Kimi zaman söyledikleri emir telakki edildi, kimi zaman sesi cılız kaldı. Ama etkisi hiçbir zaman eksik olmadı, dünyanın bu şekle gelmesine büyük katkısı oldu.
Hala da dünyaya şekil veriyoruz. Yine etki eden biz oluyoruz. Yine söyleyecek sözümüz, yapacak işlerimiz var. Dert ediniyor, bu dert ile yoğruluyoruz. Zorluklarını bilyor ama geri durmuyoruz. Başımız dik, gururla bakıyoruz etrafa.
Ama hepimiz değil… Bu defa değil.
İşte dert burada başlıyor dostlar. Bu millet çok zor zamanlar gördü. Ama her defasında dik kalmasının sebebi birlik olmasıydı. Aynı dava uğruna, aynı değerler uğruna savaşacak, tek yürek, tek bilek olacak neferlerinin olmasıydı. Bu milletin gücü imanındaydı. Gücü kalbinden, gücü ruhundandı. Şimdi ise soruyorum Necip Fazı gibi;
“Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?”
Tarih tekerrür eder, tecrübeler takdire etki eder. Ancak tekerrür vuku buldu, lakin takdire etki edecek tecrübe yoksunu bir nesil karman çorman bir çöplük gibi savruluyor oraya, buraya. Korkaklar ahkam kesiyor karşımızda. Bir zamanın Jön Türk tayfası denilen çok bilmişleri vardı ki, onlar dahi Abdülhamit’i indirdikten sonra yanlış yaptıklarını kabul edebilmişler, bu pişmanlıklarını itiraftan geri durmamışlardı. Hâlâ kanlarında taşıdıkları haysiyetleri engeldi hatada ısrar etmelerine. Şimdi ise cahiller güruhu, körü körüne peşinden sürüklendikleri medeniyet darağacının ipi boyunlarını sıktıkça daha da şiddetle haykırıyorlar, tabiri caizse adeta kusuyorlar azgınlıklarını. Durum, vahim. Üstad derdi ki;
“Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!”
2.
Geçtiğimiz günlerde, takip ettiğim haber sitesindeki yorumları okurken bir tanesi dikkatimi çekti. Karşıtı olduğu görüşten olan insanları aşağılamak için bulunan yeni malzeme, dilin yanlış kullanımı idi. Ve bu noktadan hareketle başlıyordu yorumu yazanşahsın hakaretleri ve aşağılamaları. Mesele Filistin’e yardım taşıyan gemi… Maksat, yapılan yardımın gereksizliğini ispat… Vatandaş açlıktan kıvranırken devlet politikası haline getirilen israf ve başarısızlıkların göz önüne serilmesi… Malzeme; iş bilmezlik, politika bilmezlik, samimiyetsizlik ve kültürsüzlük… Kültürsüzlüğün kanıtı ise, Türkçe’yi doğru dürüst kullanmayı bile bilmeyen zavallıların faili olduğu bütün o meseleler. Lakin, işin en komik ve zavallı yanı, bunu yazan kişinin metnindeki onca imla ve yazım yanlışları bulunması idi. Belli noktalarda dikkat edilerek hatadan kaçınılmaya çalışılmış yorumda. Kimi yerde düzeltmeler yapılmış, ama ne yazık ki, bilgi eksik olduğundan dolayı düzeltmenin akıl dahi edilemediği onca yazım yanlışı vardı paragrafın içinde. Desem ki, eleştirdiği noktada açığı kapatan biridir; varlığından gurur duyarım.
Yazık…
Yine de bu olaydan sonra fark ettim ki, bizim hata yapmak gibi bir lüksümüz yok. Bu her zaman söylenir ancak, mesele zannettiğimizden çok daha elîm bir raddeye ulaşmış. En ufacık bir eksiğimizde büyük bir malzeme vermiş oluyoruz ellerine. Yazık ki çok seneler evvel Osmanlı padişahlarının işaret ettikleri yerdeyiz… Abdülhamit Han’ın ise alenen gördüğü ve engellemek için canını dişine takarak varını yoğunu ortaya koyduğu nokta, gelinen. Ne acı..Halbuki ne çok gayret etmişti Abdülhamit Türkçe için. Tüm okullarda Türkçe’nin düzgün kullanılmasını emretmiş, yabancı dili ecnebi okullarda bile dil dersleri dışında yasaklamış, bunu bizzat denetlemişti. Çünkü biliyordu ki dil, tarihti. Dil, kültürdü. Dil, kimlikti. Dil, vatandı, milletti, memleketti. Dil siz demekti, biz demekti.
Ne yazık… Şimdi sizler ve bizler varız.
Nitekim, o hakaret dolu metni okuduktan sonra oturdum, ince ince yazdım ve yapılan bütün dil hatalarını ortaya döktüm. Son rütuşlardan sonra metni tam girecektim ki hepsini sildim. Çünkü o kişi bu kadar zavallıca bir hamle ile yaralamaya çalıştığı kesimi yüceltmekten başka bir şeye hizmet etmiş olmuyordu. Bir de benim bunun için ekstra bir şey yapmam gereksizdi. Mesele şu ki, buna sevinmeli mi, üzülmeli mi? Sevinsem, aynı bölücülüğün ve aşağılığın bir parçası olmuş olmaz mıyım? Üzülsem; yazık bu milletin, memleketin haline. Vesselam.. İki uçlu bıçak, elinde sıkıca tutman gereken. Kan kaybı çok lakin düşüren kaybedecek.
Lisanım yetmiyor, üstad yetiş;
“Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!
Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.”
|
2) İnşallah şiirleri dışında fikir kitaplarıyla da selamlaşmışsınızdır, yazılarınızın katkı maddesi çok daha bol olacaktır.
3) "gereksiz laf kalabalıkları" ifadenizde, laf kalabalığı var. Anlatım bozukluğu yani. Laf kalabalığı zaten gereksizdir, bir kez daha gereksizi vurgulamak, anlatımın ümüğünü sıkar.
4) "Yazık ki iki kelimeyi bir arada beğenen..." İki kelimeyi bir araya getiremeyen diyecektiniz herhalde, klavyeniz sürçmüş olsa gerek.
5)"karman çorman bir çöplük gibi..." Düşündüm de, ben hiç düzgün bir çöplük göremedim zaten. Belki gramer olarak bir hata yok ama, anlatımı zayıflatmış.
6) "Dert ediniyoruz, bu dert ile yoğruluyoruz" Eyvallah, çok güzel. Ama şu dertleri bi somutlaştırsak lütfen. Güzel yazı diyoruz mesela, güzel olan ne? Veya ne çirkin? Dert... Evet, teşekkür ederiz gerçekten, bunu bize bir kez daha hatırlattınız. Kabul, ahiret derdi çok güzel bir kavram. Ama her dakikamıza, her saniyemize nasıl yansıtacağız bunu? Çok güzel bir noktaya temas etmişsiniz, ileriki zamanlarda bizi daha çok aydınlatın lütfen bu konuda.
7) Sanki fazla eleştirmişim gibi oldu ama hayır, yazınız çok içten geldi bana. 'Kız denemesi' denen o bomboş yazılardan yazmak yanlışlığına düşen birçok kıza inat, düşünceyle, fikirle bezeli bir yazıyla yolumuzu aydınlattınız. Eyvallah... tebrikler, başarılar, devamını bekliyoruz...